26 Aralık 2010 Pazar

Pöff

Yılın bu günlerinde sizin de içiniz sıkılır mı?
Yılbaşında eğlenmek zorunda olduğunuz fikri size dayatıldığı için o gece "çılgınca eğleniyoruz" ayaklarına yatacaksınız da, onu sormuyorum, şu son haftada? (Nişantaşı çocukları, siz geri durun hele bir, ben halkımla söyleşiyorum.)
Günler kısa ya, saat dörtte gece çöküyor, o bakımdan demedim...
Çünkü güneş maşallah pırıl pırıl, ağaçlarda tek tük kalan son yapraklar da iyi kötü direniyorlar, Batı Avrupa'yı duman eden yoğun kar ve karakış henüz bizim buralara uğramadı, havanın erken kararmasından bu sefer çok da "müşteki" değiliz çok şükür... Havanın açık olduğu günlerde güneş bir de kıpkızıl görkemli batıyor ki, Japon İmparatorluğu gibi mübarek...
Fakat şöyle genel bir eskimişlik, yıpranmışlık havasına giriyor musunuz? "Hadi bir an önce bitse de gitse şu eski yıl" beklentisi?
Basit bir takvim oyunu olduğunu bile bile, ocak ayının ilk günlerine, tek sayılı günlere, "çakma yeniliğe" bir hasret... Ha?
El değmemiş, yepyeni bir ajanda...
Yoksa eski ajandanın kirlenmiş, çevirmekten sayfa kenarları kararmış suratı mı bu duyguyu uyandırıyor?
Efendim? Benim emekçi halkım ajanda kullanmıyor mu?
Ona bakarsanız yılbaşı da kutlamıyor.
Öyleyse birçok basın işgüzarı, hiçkimsenin pişirmeyeceği yemeklerin, hiçkimsenin içmeyeceği içkilerin tariflerini çarşaf çarşaf niçin yayınlar yahu?
Bugünlerde pek öyle önemli bir olay da olmaz ha...
Fal mal... Bir de alışveriş, yılbaşı hediyeleri...
Yılın olayı, yılın adamı, yılın bilmemnesi gibi bir gereksiz gayretkeşlik...
Bir de hindi tabii.
Fırında tosun gibi kızarmış bütününe, yanında bademli iç pilav, yüz yetmiş beş papel istiyorlar, siparişini de şimdiden vereceksin, yok öyle son dakikada "kocacığım düşündüm düşündüm yapacak yemek bulamadım" ayakları!
Hayatında ne zaman hindi yedin de bu yılbaşında yiyeceksin?
Yavandır yahu... Ama seni zorluyorlar işte. Seni şartlıyorlar.
"Cep telefonuyla dizüstü bilgisayar arası çakma bir aygıta" bin yedi yüz papel toslamaya şartladıkları gibi.
Ama çocuk istiyor... Alın diye tutturuyor... Çocuktur, ister.
O yemekler artacak, bayatlayacak, hep öyle olur, ayın üçünde de yiyeceksin onları. İçki de fazla kaçacak, başağrısı da olacak mide ekşimesi de.
Ve de "herkes ne biçim eğlendi, biz en kelek gecekondu şarkıcısını en kazık otelde dinleyip mutlu olduğumuzu sanmaya bile gidemedik" diye üzüleceksin belki de... (Zarar yok, o gece hangisinin kaç lira kaldırdığını magazin eklerinden okur, oyalanırsın.)
Kimin yeni yıla nerede girdiğini de okursun, boyun uzar. Hepten mankafaysan belki "siyasi liderlerin yeni yıla nasıl ve nerede girdikleri" konusu da ilgini çekebilir.
Yoksa sen de benim gibi bugünlerde heyecan meyecan hissetmeyenlerden misin?
Yaşlanıyorsun da ondan mı? Bir yaş daha büyüdüğüne sevinenler safından, ölüme bir adım daha yaklaştığını düşünüp burulanlar safına mı geçtin?
Neyse canım, köşe yazarı olmadığına göre zevzeklik etmek zorunda da değilsin yılbaşı gelince, yurtta barış, dünyada barış, herkese özgürlük, esenlikler dilerim, estek köstek...
Ama sakın piyango bileti alanlara enayi deme, çok kızarlar. Otur, büyük ikramiyeyle neler alınabileceğini hesaplayan zevzek basını izle, eğlencelidir. (Sonra da gene "yok üçe bölündü, yok dörde bölündü" hayıflanmaları.)
Hadi hadi, başın öne eğilmesin, görecek günler var daha!
Ama şu hafta da bir geçseydi hayırlısıyla yahu...

Engin Ardıç

20 Aralık 2010 Pazartesi

Osmanlı Ruhu Uyanıyor!



Soluğu kanadında alırdı, kaçan Deccali nizamdan
Büründü Cennet kokusuna, Dünya denen dev zindan
Yedi düvel, yetmiş bin millet ve ne mahşeri zillet
Baba bildiler Selim’i Fatih’i, evlat üvey olmadan!


Saltuk Buğra Bıçak

Yıllar boyu dostlarımızla ettiğimiz sohbetlerde hep tüm Türk-İslam devletlerinin birleşmesinden, ortak hareket etmesinden, onlarla ticareti geliştirmemiz gerektiğinden bahsettik durduk. Belki insanlar farkında değil ama o bahsettiklerimiz, aslında imkansız gibi gördüğümüz, o konuştuklarımız artık gerçekleşmeye başladı.

Bugün hangi Arap ülkesine giderseniz gidin ben Türküm dediğinizde size önce sarılıyorlar ardından Tayyip Erdoğan nasıl? Abdullah Gül nasıl? gibi sorular yöneltiyorlar. Hatta bazıları bizden bile daha ilgili bizim iç politikalalarımıza. Biz daha kendi Bakanlarımızı sayamazken onlar sayabiliyorlar. Bunu sadece 340 milyonluk 22 arap ülkesiyle de sınırlandıramayız. Bu hayranlığın bu ilginin yayıldığı başka ülkelerde var. İran’dan Pakistan’a Afganistan’a hatta Malezya’ya birçok Müslüman ülke şu anda bizi örnek almaya çalışmakta.

Aslında bu gelinen nokta henüz yolun başlangıcı fakat bu gerçekleşenler Kral Faruk’un bile rüyalarında görmediği gelişmelerdir. Belki içeride bazıları kabullenmek istemese de Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki artık İsrail’e kafa tutabilmektedir. Filistin işgal edildiğinde, İsrail devleti kurulduğunda, Gazze’de kan gövdeyi götürürken sesini çıkaramayan Türkiye yok artık! Başbakanımızında dediği gibi artık dik duruyoruz. Ecevit’in bir zamanlar Beyaz Saray’da Clinton önünde verdiği poz artık Türkiye’yi yansıtmıyor. Artık çok daha güçlü bir ülke!

Bakü-Tiflis-Ceyhan, Nabucco, Kuzey Akım Projesi, Güney Akım Projesi gibi projeler, hem Avrupa’da hem de Ortadoğu’da etkinliğimizin artmasını sağlamakta hem de çok büyük bir ordunun dahi yapamayacağı derecede caydırıcılığımızı arttırmaktadır. Hatırlasanıza Rusya daha 2 yıl önce keserim gazınızı hepiniz soğuktan donarsınız kış boyunca demişti de tüm Avrupa nasıl dize gelmişti.

Tabii ki Küresel bir güç olma yolunda hızla ilerleyen Türkiye için en önemli şey şu anda ekonomidir. Küresel bir güç olma yolunda diyorum çünkü hala katetmemiz gereken yol çok fazla. Kore’deki gerilime müdahale edemedikten sonra, Haiti’deki karışıklıklarla ilgilenemedikten sonra küresel bir güç olduk demek yada Osmanlı yeniden şahlandı demek abartılı olacaktır. Çünkü Osmanlı Devleti yıkılış dönemlerinde dahi küresel bir güçtü. Türkiye’nin ekonomisi basamakları hiç olmadığı kadar hızlı çıkmaktadır. Öyle ki Global Kriz neredeyse hiç hissedilmemiş, yeni ticaret yolları serilmiştir önümüze. Çin ve Hindistan’ın ardından en hızlı büyüyen ekonomiye sahibiz şu anda.

Elbette Dış ilişkilerde pek bahsi geçmese de en önemli kriter halkın ne istediğidir. Bugüne dek hep halkın arzusunun tersine giden devlet artık halkın istediklerini yapmaya başlamıştır. Düşünsenize İsrail kurulduğunda milyonlarca Arap sokaklara dökülmüşken bizim “Demokratik” ülkemizde bir iki ufak tepkinin dışında hiç bir şey söylenmemiştir. Ya da Gazze’de olanların ardından yalnızca bir kesim sesini yükseltebilmiştir. Ancak artık halkımız bilinçlendi. Artık insanımız içindeki büyük devlet olma arzusunu bastıramıyor. Artık insanımız dünyanın neresinde olursa olsun zulme dur diyebilmek istiyor. Aynen Osmanlı ruhunda olduğu gibi. Artık bu millet içindeki gücü ortaya koymaya başlıyor. Belki de 300 yıllık Duraklama Devrimiz artık bitiyor.

Belki de 7 cihana Adalet getiren Osmanlı Ruhu geri dönüyor!